HABERLER

04.06.2010

\"Hedefimiz 2023’ün Beşiktaş’ını Yaratmak\"

Beşiktaş semtinde, Beşiktaşlı olarak dünyaya gelen Engin Baltacı, 31 yıl boyunca yurdun birçok yerinde kıta komutanı, askeri hakim, askeri savcı, DGM Cumhuriyet Savcısı olarak görev aldı. Emekli olduğundan beri de İstanbul’da serbest avukatlık yapan Engin Baltacı, doğumundan bugüne taşıdığı anılarını, Beşiktaş’a yönetici olmanın verdiği haklı gururla anlattı.

Beşiktaş semtinde doğmuşsunuz. Çocukluk yıllarınızın Beşiktaş’ını anlatabilir misiniz?
Ben doğduğumda Beşiktaş, Kılıç Aliler, Çırağanlar, Abbasağalılar, Yeni Mahalleliler, Serencebeyliler şeklinde mahallelerle anılırdı. Biz de Çırağan Mahallesi’nde yaşardık. 1950’lerin sonu, 1960’ların başından söz ediyorum. Hemen hemen herkes birbirini tanırdı. En önemli sosyal etkinlik de yaz akşamları sinemaya gitmekti. O zamanlar yazlık sinemalar vardı. Bunlar gündüzleri çay bahçesi olarak çalışır, çeşitli konserler ve sünnet düğünleri olurdu.
Kulüple semt halkının ilişkileri nasıldı? 
Kulüp, semtin kulübüydü. Kamburun Bahçesi’nden biraz yukarıda Şöhretler Kıraathanesi vardı. Duvarları Beşiktaş fotoğraflarıyla doluydu. Ben hep Ali İhsan Karayiğit’i hatırlarım nedense. Yöneticileri orada görürdük. Barbaros İlkokulu’na gidiyordum. Şimdi Four Seasons Otel’in olduğu yerdeydi. Ardından Ortaköy’e Gaziosmanpaşa Ortaokulu’na gittim. Maalesef o okul da artık yok. Okuldan dönerken muhakkak Şeref Stadı’na uğrardık. Orada da futbolcuları görürdük. Yazları stadın önünden denize girerdik, balık tutardık. Nasıl ki Müslüman annenin çocuğu Müslüman olarak doğuyorsa, bizim Beşiktaşlılığımız da doğuştan gelirdi. Aklımız ermeye başladıktan sonra da, Beşiktaş’ın diğer kulüplerden farkını gördük. Beşiktaş’ı diğer kulüplerden ayıran kişi Süleyman Seba oldu. Süleyman Seba, gerçekten bir farktı.
Bu farkları biraz açabilir misiniz?
Bir kere Süleyman Abi, sürekliliği getirdi. Beşiktaş, eskiden sık aralıklarla kongreler yapan bir kulüptü. Daha lokaldi. Gerçi o zamanlar İnönü Stadı’nda yine maçlar oynanırdı ve stadın tamamına yakını Beşiktaşlı olurdu. Ama Beşiktaş’ın gerçek anlamda topluma açılması, Süleyman Abi ile beraber başladı. Türkiye ve dünya ölçeğinde bir Beşiktaş yaratmanın temelleri onun zamanında atıldı diye düşünüyorum. Nitekim bugün Beşiktaş, birçok Avrupa kulübünün gıptayla baktığı gayrimenkul, tesis zenginliğine sahipse bunu Süleyman Seba önderliğindeki yönetimler başlattı.
Şeref Stadı’nda idman izlerken yaşadığınız bir anınızı bizimle paylaşabilir misiniz?
Şeref Stadı’na gittiğimizde yaşadığımız en büyük korku babalarımızın gelip bizi eve götürmesiydi. Biz Şeref Stadı’nın oradaki, Çırağan Otel’in yanından çıkan yokuşun başında oturuyorduk. Evimiz çok yakındı. Rahmetli babam, belki de bu yakınlık sayesinde futbol hayatımı başlamadan bitirmiştir.
Futbolcu olmak gibi bir hayaliniz var mıydı?
Aslında pek yoktu. O şartlarda çocukların önüne sunulan gelecek sadece okumaktı. Babam, “Oğlum, sinemayla, futbolla, plajla çok ilgilenen çocuk kolay kolay okuyamaz” derdi. O yüzden hep okul ön planda oldu. İyi de öğrenciydim. Zaten ortaokuldan sonra Kuleli Askeri Lisesi’ne gidince semtle bağım da büyük ölçüde cumartesi-pazarla ve yazla sınırlı kaldı. Ama hafta sonu maçlara da muhakkak giderdim. O zamanki mahalle arkadaşlarımın hepsi şimdi Beşiktaş’ın kongre ya da Divan Kurulu üyesi. Hem okul hem de meslek hayatım nedeniyle, bizim ahşap evlerin yıkılmasından sonra yapılan apartmanlara gelen insanlarla çok tanışıklığım olmadı. O yıllar her şey çok farklıydı. Mesela statta da herkes birbirini tanıdığı için, maç izlerken kötü bir söz söyleyen kişiyi ayıplayacak birileri vardı. Bunun ne kadar ciddi bir denetim olduğu konusunda bir örnek vereyim size. Ben teğmendim ve mahallemizin bakkalı Refik Amca vardı. Refik Amca’dan sigara istedim. O zaman da filtreli harman sigarası yeni çıkmıştı. Refik Amca, “Hayırdır misafir mi var?” diye sordu. “Bilmiyorum Refik Amca, niye sordunuz?” dedim. O da “Baban bu sigarayı içmez de” dedi. Sonra anladım ki, Refik Amca beni çok kibar, çok zarif ama çok da esaslı bir şekilde uyarmış. Ben bir daha oradan sigara alamadım. Böyle bir mahallenin, sokağın denetimi vardı. Bu maçlara da yansıyordu. Gerçi o zamanki tezahüratların en ağırı, bir baba hindi”ydi. Geçtiğimiz günlerde bizim başımıza geldiği gibi, balonlar kullanılarak bir kulüp diğer kulübü aşağılamaz, taciz etmezdi. Geldiğimiz nokta eğer yaratıcılıksa, ben böyle bir yaratıcılığı kabul edemiyorum. O zamanlar daha keyifliydi. Ama “Şimdi mi iyi, o zamanlar mı daha iyiydi” diye sorarsanız, Şeref Stadı’nın zımpara zeminini ben hatırlıyorum. Ben orada top oynadım. İnönü Stadı’nın zeminine de Kuleli Askeri Lisesi ile beraber galiba 1967 yılında 19 Mayıs törenlerinde çıkmıştım. İki zemin ile şimdiki zeminler arasında büyük fark var. Tabii ki bu tür durumlar kıyaslanmaz ama taraftarlar beni bağışlarsa, insani özellikler olarak o zamanın daha iyi olduğunu düşünüyorum.
Bugüne kadar en etkilendiğiniz, en sevdiğiniz futbolcular kimlerdi?
Beşiktaş Camiası’nın unutmayacağı, efsane olmuş ismi Hakkı Yeten’dir. Nurlar içinde yatsın, Hakkı Kaptan’ı izleme şansını çok bulmadık. Ama hepimizin sadece futbolculuk olarak değil, kişilik olarak da idol olarak gördüğü isimdir. Diğer büyüklerimiz beni bağışlasınlar ama Beşiktaşlılar’ın idolleştirdiği iki isim vardır, Hakkı Yeten ve Süleyman Seba. Bizim zamanımızda tabi, Yavuzlar, kaleci Necmiler, Süreyyalar, Kaya Köstepenler vardı. Muhteşem bir takımdı. Tabii ki Yusuf Tunaoğlu’nu unutmamak lazım bir daha onun gibi futbolcu gelmedi ama belki Sergen’i söyleyebiliriz. Daha sonra da Metin, Ali, Feyyaz tezahüratıyla simgelenen muhteşem bir çıkış yakalayan kuşak geldi.
En çok sevindiğiniz ve üzüldüğünüz maçlarımız hangileriydi peki?
Denizli’de çiçeği burnunda teğmendim. Maç seyrediyoruz. Bütün bölük de benim iyi bir Beşiktaşlı olduğumu biliyorlar. Çünkü maç yaparken çubuklu Beşiktaş formasıyla oynardım ben. Avrupa maçımızı izliyorduk. Rakip bir Romen takımıydı ve yanlış hatırlamıyorsam ilk maçı İnönü’de 2-0 kazanmıştık. İki gol yedik ve ardından üçüncü golde rakip futbolcunun ellerini havaya kaldırarak gole gidişini hiç unutamam. Bölükte çok Beşiktaşlı vardı ama Mehmetçikler komutanlarının sonuç sebebiyle dağılmasıyla daha çok ilgiliydiler. Dönüp arkama bakamadım ama bıyık altından güldüklerini hissediyordum. İkinci olarak Denizlispor’la 1-1 berabere kalıp ikinci olduğumuz maçı unutamıyorum. Üçüncü maç da, geçtiğimiz sezon Şükrü Saracoğlu’nda oynadığımız Bünyamin Gezer maçıdır. 15 dakika içinde iki sarı kartla Cisse’yi attı ve oradan 2-1 mağlup çıktık. Tıpkı bu seneki maç gibi, orada da çok üzülmüştüm. Bu sene Saracoğlu’nda oynadığımız maçta çok üzülme şansım da, hakkım da yoktu, çünkü sorumlu yöneticiydim. 1989-90 sezonunda Fenerbahçe’yi Feyyaz ve Sarı Fırtına Metin Tekin’in golleriyle yenip şampiyonluğumuzu ilan ettiğimiz maçı, yine Saracoğlu’ndaki Pancu’nun kalecilik yaptığı maçı ve İnönü’deki 2-2’lik Malmö maçını ve 3-0’lık Barcelona maçını unutamam.
Beşiktaş’a yönetici olma süreciniz nasıl gelişti?
Ben çok hobileri olan bir insan değilim. Hayatım çeşitli Anadolu şehirlerinde geçti. Hobi edinmek, daha çok yerleşik düzeni gerektiren bir şey galiba. Tek bir hobim var, babadan geçme; göç sezonunda İstanbul Boğazı’nda yırtıcı kuş yakalarım. Şahin, atmaca, denk gelirse kartal, ama sonra salarım. Onun dışında bir hobim yok. Ama Beşiktaş’ı seyrederken sahanın kenarında pardösülü, fötr şapkalı büyüklerimizi görürdük. Onların yönetici olduğunu söylerdi abilerimiz. Bizim de içimizden geçerdi. Sonra birkaç kez yönetim kurulu listesi hazırlıkları yapılırken teveccüh gösterip, beni listesinde görmek istediğini söyleyen başkan adayları oldu. Ama işim gereği, hukuken böyle bir görevi üstlenebilecek durumda değildim. Son altı yıldır serbest avukatlık yapıyorum. Bugüne kısmetmiş. Önemli bir zamanda Beşiktaş’a yönetici olduğumuzu ve çok iyi bir ekip olduğumuzu düşünüyorum. Bu grubun içinde olduğum için çok mutluyum. Belki çok zamanımızı alıyor, zihinsel olarak da çok meşgul ediyor ama solumak istediğim bir havaydı. Beşiktaş’a yönetici olmanın gururunu yaşıyorum. Bunu hayatım boyunca da taşıyacağımı biliyorum. Eşim de, kızım da iyi Beşiktaşlıdır. Kızım “Babam Beşiktaş Kongre Üyesi’ydi” demenin üzerine bir de şimdi “Babam Beşiktaş’ın Yönetim Kurulu Üyesi’ydi” diyebilecek. Ona ciddi, iyi, güzel bir miras bıraktığımı düşünüyorum. Allah bize, üç yılın sonunda böyle ayrılmayı, anılmayı nasip etsin. Ben üç yıl sonra da evime giderken balığımı, salatamı yine Beşiktaş çarşısından alacağım. Bugün tanıyıp da bana sevgiyle, saygıyla “Merhaba” diyenler, isterim ki üç yıl sonra da aynı sevgiyle, saygıyla “Merhaba” desinler. Bu tek başıma benim yapabileceğim değil, kollektif bir iş. O yüzden içinde olduğunuz grubun iyi bir grup olması, aynı gayede yeterince homojen olması lazım. Bizler Beşiktaş sevgisinde ve biraz önce söylediğim kaygılarda birleşiyoruz. Bu konuda çok şanslı olduğumu, deneyimli bir kadroyla çalıştığımı düşünüyorum. 2013’ten itibaren kulüp yönetiminde, futbol yönetiminde başka kurallar geliyor. Yeni spor kanunun getirdiği yenilikler var. Kulübümüzün buna uygun hale getirilmesi lazım. Başkanımızın söylediği gibi, kurumsallaşmanın tamamlanması, yeterli profesyonellerle çalışılması, üretken olunması lazım. Özellikle en pahalı branş olan, futbolda. Yani altyapının üretken olması lazım.
Geçmişte ülkemizin gündemini çok meşgul eden Temiz Eller Operasyonu’nda görev almış bir DGM Savcısı olarak size sormak istiyorum; sizce Türk futbolunun da bir Temiz Eller Operasyonu’na ihtiyacı var mı?
Böyle ele alırsak, futbola da iyi niyetle hizmet etmeye çalışan birçok saygın futbol insanına da haksızlık etmemiz söz konusu olabilir. Dilerseniz şöyle yaklaşalım; günümüzde futbolun kitleler üzerindeki etkisi ve kontrol ettiği mali kaynaklar nedeniyle ciddi bir güç aracı olduğunun tartışılmaz bir olgu oluşu perspektifinden bakıp değerlendirelim. Gücün olduğu yerde nesnellik yoksa, yani kullanımı elinde bulunduranın keyfine kalmış ise ya sorun vardır ya da sorun çıkması kaçınılmazdır. Unutmayalım, şekil keyfiliğin can düşmanı, hürriyetin ikiz kardeşidir. Haksızlık da etmeyelim Türk futbol sistemi daha çok gençtir ve zamanla oturacaktır. Kendi olumsuzluklarımızı görelim ancak unutmayalım yerleşik sistemleri olan ülkelerde de benzer sorunlar yaşanıyor. Bence biraz daha sabır, diğerine saygı ve iyi niyete ihtiyacımız var. Bu genel tespitle birlikte güncele bakarsak; futbolun Türkiye’de sosyal alanda çok şeyleri değiştirebileceğini düşünüyorum. Türk futbolu, özerklikle belli bir mesafe aldı. Ama hükmettikleri mali ve idari olanaklar dikkate alınarak değerlendirildiğinde koltuklar, -tabii ki oturanlarla da ilgi bir durum bu- oturanları esir alabilirler. O zaman şantaja açık hale gelirler, Şantajın illa ikinci kişiler tarafından yapılması gerekmez, insan kendi kendine de şantaj yapabilir. Kendi kendine yaptığı şantajla da yanlış şeyler yapabilir. Bu her yerde, her koltuk için böyledir. Bir tek kendi satın aldığınız koltuk için böyle değildir. Bence acil olarak, Türk sporunun böyle bir tehditten kurtarılması lazım. Son dönem yaşadıklarımızın koltuk sahiplerinin yarattığı sonuçlar olduğunu düşünüyorum. Öyle olmasaydı biz son maçımızda Bursa’ya ya şampiyon olarak ya da şampiyonluk maçına gidiyor olurduk. Diğerlerinin de bir gün Beşiktaş’ın “Ne olursa olsun başarı düşüncesine hayır” davranışının etrafına geleceğine inanıyoruz. Biz burada duracağız. Burada dururken, geçmişimizden gelen, büyüklerimizden devraldığımız ilkelerimizi koruyacağız. Herkes bir gün Beşiktaşlı olacak gibi saçma sapan bir iddiamız, beklentimiz yok. Ama inanıyorum ki herkes bir gün bizim gibi düşünecek. Biz bunun felsefesini Sayın Erdoğan Toprak’ın başkanlığında kurduğumuz istişare heyetleri ile oluşturuyoruz. Heyetlerden alacağımız raporlarla, görüşlerle bunu hayata geçireceğiz. Bu tabii ki zaman alacak. Bizim koyduğumuz hedef 2023. Cumhuriyet’in 100., Beşiktaş’ın 120. yılındaki Beşiktaş’ın vizyonunu ortaya koymaya çalışıyoruz. Bu çalışmalara da şevkle katılıyorum. Sizler göreceksiniz ki bizler boşa çabalamamışız.
Teşekkür ederim.
Röportaj: Serpil Kurtay
Fotoğraflar: Kürşad Kaplan






 

Diğer Haberler