HABERLER

02.03.2010

’Maçı 2-3 gün önceden oynamaya başlıyorum’

Başarılı ve istikrarlı futboluyla takımımıza büyük katkı sağlayan Michael Fink, ilk yarı boyunca çok koşmasının yanı sıra gol atmasını da bildi. Fabian Ernst ile birlikte orta sahanın yükünü çeken başarılı futbolcumuz, Beşiktaş Dergisi Mart sayısının konuğu oldu.

Transfer edildiği dönemde fazla ses getirmeyen ve performansıyla ilgili kaygılar yaşanan Michael Fink, hem görev aldığı maçlar itibariyle büyük bir istikrar sağladı, hem de attığı iki golle takımımıza ofansif anlamda katkıda bulundu. Beşiktaş adına Turkcell Süper Lig 2009-2010 sezonunun ilk golünü rakip filelere gönderen Fink, Fenerbahçe ile oynadığımız derbide de muhteşem bir gole imza attı. Ortaya koyduğu performansla tribünlerimizin sevgilisi haline gelen başarılı futbolcumuz, istikrarının sırlarını, futbola bakış açısını, Siyah-Beyaz forma ile yaşadığı mutlulukları bu röportajda anlattı.
Transferin gündemdeyken, forumlarda takıma katkın konusunda endişeler dile getiriliyordu. Ama takıma çok kısa sürede uyum sağlayarak bu endişelerin yersiz olduğunu gösterdin.
Bu bence çok güzel bir duygu. İnsanların kafasında bir soru işareti vardı; “Acaba ne olacak?” diye düşünüyorlardı. Görüp de beğenmeleri bence çok güzel. Hatta şöyle söyleyebilirim, tersi olsaydı, yani çok iyi oyuncu diye şişirilip, gelince beklentileri karşılayamasaydım daha kötü bir durum olurdu.
Gelir gelmez uyum sağlamanın yanında istikrarı da yakaladın. Bunun sırrı neydi?
Benim futbol anlayışım, her maça ayrı ayrı hazırlanmak, her maça yüzde yüz olarak performansımı yayabilmek. Bu benim profesyonellik ve futbol anlayışım olduğu için tüm maçlarda aynı ciddiyeti gösteriyorum. Tabii ki bazı maçlarda gol atarak daha çok sivrilebiliyorsunuz ama benim hedefim elimden gelenin en iyisini her maç verebilmek.
Maçlara konsantre olmak için yaptığın özel şeyler var mı?
Dediğim gibi her maça ayrı hazırlanıyorum. Rakibimizin kim olduğunu ve oyuncularını kafamda canlandırıyorum. Maçı 2-3 gün önceden oynamaya başlıyorum. Nokta atışı olarak da, maçtan 2-3 dakika önce full konsantre oluyorum. Hiç kimseyle konuşmuyorum, göz göze bile gelmiyorum, el temasıyla bile vücuduma kimseyi dokundurtmuyorum. 
Fabian Ernst ile birlikte çok iyi bir ikili oldunuz.
Almanya Ligi’nden zaten birbirimizi tanıyorduk. Aynı düşünce yapısında oyuncularız. Tabii ki aynı dili konuşmamız da artı bir etken. Sanıyorum bu nedenlerle başarılıyız.
Hem taktik anlayışı hem de futbolcu özellikleri bakımından oynadığınız bölgeyi nasıl tanımlarsın? Ve Fabian’la birlikte takıma sağladığınız katkıyla ilgili neler söylemek istersin?
İlk görevimiz, defansla ileri blok arasında iletişimi sağlamak. Biz orta saha oyuncularıyız. Ama bilhassa defansif yönümüz ağır basıyor. Öncelikle gol yememeyi hedefleyen bir yapımız var. Fırsat buldukça da ataklara katılıyoruz. Belki şu oyun tarzımızla ben biraz daha defansif olarak katkı sağlıyorum, Fabian biraz daha ileriye çıkıyor.
Bu hocamızın verdiği bir taktik mi?
Hocamız tabii ki karar veriyor. Benim biraz defansa yönelik oynamam isteniyor. Benim de birçok kere maç sırasında Fabian’a “Sen atağa katıl, ben buradayım, merak etme” dediğim oluyor. Kontratak yediğimizde bunu engelleyebilmek için biraz daha arkada kalarak, oyunu gözlemliyorum.
Bazen maç kötü giderken bir futbolcu öyle bir şey yapar ki maçın kaderini değiştirebilir. Sen riski sever misin yoksa riske girmeye hiç gerek yok mu diye düşünürsün?
Her maçı esasında ayrı ayrı ele almak lazım. Çünkü bazı maçlarda güçlü bir rakiple oynadığınız zaman, çok fazla boşluk vermemeniz ve çok disiplinli oynamanız gerekir. Ama bazı maçlarda skoru yakalamak için bazı riskler almalısınız. Tabii doğal olarak ben de ileri çıkıp gol asisti yapmayı, güzel bir şut çekmeyi hep istiyorum ve bunları deniyorum. Bu zaten futbolun içinde olan şeyler.
Hızlı olmanın yanı sıra futbolcular zeki de olmalı ki, kaptığı topu oyuna en iyi şekilde sokabilsin. Bu nedenle özellikle sizin bölgenizde zekanın çok önemi olduğunu düşünüyorum.
Evet, kesinlikle söylediğinize katılıyorum. Pozisyon olarak bazen çabuk olmanız, rakibi durdurmanız gerekiyor. Topu kazandığınız zaman doğru kişiyi bulup, bir an önce bu kişiye aktarmanız gerekiyor. Arkadaş bulamazsanız, topla çıkmak zorunda kalıyorsunuz. Dediğiniz gibi, esasında bir takım için çok önemli bir yer ve bu oyuncunun her zaman dikkatli ve uyanık olması lazım. Bu yüzden ben de çok severek bu bölgede oynuyorum.
Bir de madalyonun diğer yüzüne bakalım. Rakibi kesemediğin ve yanından topla geçip gittiği zaman ne hissediyorsun?
Bu güzel bir duygu değil (gülüyor). Rakip hızlıca yanınızdan geçiyor, yakalayamıyorsunuz ama yine de o an geç kalmış ya da konsantrasyon eksikliği yaşamış olsanız bile bunu telafi etmek için yeniden mücadeleye katılıyorsunuz. Önceki pozisyonu hemen unutup ya başka bir oyuncuyu marke ederek ya da tekrar geri koşup bir pozisyon alarak, maça devam etmek, takılıp kalmamak zorundasınız. 
Turkcell Süper Lig 2009-2010 sezonunda Beşiktaş’ın ilk golünü rakip filelere gönderen isim oldun.
Ligin ilk maçıydı, Beşiktaş’ta ilk resmi maçımdı. O maçta attığım gol, belki de açıklayamayacağım kadar beni mutlu etti. Unutamayacağım bir andı.
Peki ya Fenerbahçe’ye attığın muhteşem gol… O anı kafanda canlandırsan, neler söylersin?
Çok önemli bir maçtı. O ana kadar golü bulamamıştık, stresliydi. İkinci yarıydı. Seyircimiz gol bekliyordu, bizler gol atmak istiyorduk. Öyle bir atmosfer vardı. O anı anlatmak gerekirse de; İbrahim Üzülmez soldan topla geliyordu, ben de pozisyonu takip ediyordum. Sonra bir baktım, bütün arkadaşlarım markajda ve ben orada boşum. Elimi kaldırdım, Üzülmez de beni gördü. Ortalayınca top öyle bir geldi ki, yaradana sığınarak vurmam gerekiyordu. Ben de gözümü karartıp tüm konsantrasyonumla vurdum. Takım için de, taraftarımız için de çok güzel bir andı.
Maçta giydiğin formayı sakladığını duyduk.
Evet, doğru duymuşsunuz. O maçta, o kadar güzel bir ortam vardı ki, formamı anı olarak saklamayı düşündüm. Ömrümün sonuna kadar da saklayacağım.
Anısı olduğu için sakladığın başka formalar var mı?
Daha çok maç sonraları rakip takımın oyuncularıyla formalarımızı değiştiriyoruz. Rakip formalarından da sakladıklarım var.
Tecrübe ettiğin kadarıyla Türkiye Futbol Ligi’nin ve oyuncularının kalitesi hakkında neler söylemek istersin?
Türkiye Ligi ile Alman Ligi arasında çok benzerlikler var. Çok kaliteli bir lig. Çok iyi takımlar ve oyuncular var. Zaten bu kaliteyi rekabet sırasında görebiliyorsunuz. Herkes birbirinden puanlar alabiliyor. 5-6 takımın birden şampiyonluk iddiası var.
Sezon başında hedeflerini konuşurken en çok Şampiyonlar Ligi’nde oynamak istediğini söylemiştin. Bu hedefini gerçekleştirdin ama gönül isterdi ki bu kulvarda halen yola devam ediyor olalım.
Çok güzel ve önemli bir deneyimdi benim için. Değişik ülkelerin şampiyonlarıyla oynuyorsunuz. Old Trafford’da Manchester United ile karşılaşıyorsunuz. Moskova’ya gidiyorsunuz, Rusya’nın şampiyonu ile karşılaşıyorsunuz. Bunlar güzel duygulardı. Tabii ki iyi oyunlarımıza rağmen istediğimiz sonucu elde edemedik. O üzücü bir kısmı ama benim için önemli bir deneyimdi.
Bir yerde jübilenden sonra da İstanbul’da yaşamak istediğini okudum.
Evet, doğru. Bu düşündüğüm şeylerden biri. Ama hayatımın nasıl değişeceğini, senelerin neler getireceğini bilemiyorum. Burada mutluyum. İstanbul güzel bir şehir. Her şey bu şekilde devam ederse, neden olmasın.
Her maç öncesi taraftarların ısrarla tribünlere çağırdığı oyunculardan birisin. İsmini duyduğunda neler hissediyorsun?
Sanırım bu sadece benim değil, tüm oyuncuların hoşuna giden bir şey. İsminizi duymak, maç öncesi çok büyük moral ve destek veriyor. Taraftara koşmak, onların beni, benim onları alkışlamam çok güzel. Zaten her zaman söylediğim gibi dünyanın en iyi, en etkili taraftarına sahibiz. 
Teşekkür ederim.
Röportaj: Serpil Kurtay
Fotoğraflar: Rahman Sağıroğlu









Diğer Haberler