Başarılı Futbolcumuz Ekrem Dağ, Beşiktaş Dergisi'nin Aralık sayısında çok özel açıklamalarda bulundu. Yıldız Futbolcumuz, geçen sezonu ve bu sezonu değerlendirirken geleceğe yönelik hedeflerini de Dergimize anlattı.
Çok kısa bir süre önce... Mabedimiz İnönü Stadı’nda kutlarken çifte zaferimizi... Futbolcular dizilmişti soyunma odasının hemen dışına, podyuma çıkıp Şampiyonluk Kupası’nı kaldırmak için, sabırsızca... Tek tek isimleri okunurken yanlarına iliştirmiştik onlara olan sevgimizi anlatan cümleleri... Bu zafere kattıklarıyla “o” da almıştı nasibini kocaman, bir olmuş yüreğimizden... Ve demiştik ki; “Hem sağda hem solda... Atak karşılarken hızıyla en önde, zafere ilerlerken rakipleri arkasında... Takımın gözdesi, sahanın profesyoneli, kanatların açılmaz kilidi; Ekrem Dağ!”Beşiktaş’a ilk transfer olduğunda bazı yorumcular tarafından kulübeye yapılan ve bir sezon sonra yine Anadolu takımlarına dönecek futbolcular arasında gösteriliyordun. Bunun tedirginliğini hiç yaşadın mı?
Açıkçası ben fazla gazete okumuyorum, televizyon izlemiyorum. Bu tip yorumlar olduğunu arkadaşlarım söylediler. Ben de “Ne çabuk... Daha yeni geldim” dedim (gülüyor). Tabii ki buraya oynamak için geldim. Elimden ne geliyorsa yaptım. Sonunda da şans geldi ve çok şükür bunu değerlendirdim. Hedefim de zaten buydu.
Kendini ispat etme sürecin de bazı önyargılı insanlar yüzünden gecikti. Ama sen hep sessiz ve derinden gittin. O kadar çalışıp da hala eleştirilen Ekrem’in ruh hali nasıldı?
Ben Beşiktaş’a büyük futbolcu olarak gelmedim. Bütün Türkiye beni tanımıyordu. Dediğin gibi çoğu insan da bu yüzden neden geldiğimi sorguladı. İlk maçlarda şans bulamasam da idmanlarda çok çalışıyordum. Biliyordum büyük takımda oynamanın zorluklarını, çok baskı olduğunu. Şans verildiğinde kullanamazsam geçici olabileceğimi, gönderilebileceğimi... Ama bunun dışında yapılan yorumları çok da kafama takmadım. Tabii ki çok sevdiğim bir takımda forma giymek beni heyecanlandırıyordu. Ancak sahaya çıkarken tamamen o 90 dakikaya konsantre oldum. Heyecanım maç öncesi, hatta sonrasında vardı. Bu benim yapımla ilgili bir durum. Gaziantepspor’da oynarken de böyleydim. Beşiktaş’ta da o süreci bu şekilde atlattım.
Sahada sürekli oyuna konsantre olup takıma vereceklerinden başka hiçbir şey düşünmezken, sevincini tribünlerle, takım arkadaşlarıyla yaşayan, yani profesyonelliği ve amatör ruhu bir arada gösteren bir futbolcu izliyoruz. Bu nedenle seni izleyen birçok insan 90’lı yılların başındaki efsane kadromuzdaki Beşiktaşlılar’ı andırdığını düşünüyor...
Bu çok güzel bir şey. Ben sahada yalandan koşmuyorum. Bu oyunu sevdiğim ve kazanmak için koşuyorum. Ekstra bir şey yapmıyorum, içimden bu geliyor. Bazı futbolcuların tekniği üst düzeydedir, top geldiğinde tehlikeli olurlar ve gol atarlar. Bense sonuna kadar mücadele eden, rakibi yıpratan, elimden gelen her şeyi fiziken sahaya yansıtmayı seven biriyim. Sanıyorum bunu taraftarlarımız da görüyor.
Futbola profesyonel bakış açının oluşmasında aldığın Avrupa eğitiminin katkısı var mı?
Olabilir, hayır demiyorum. Ama bu Türk futbol altyapısının kötü olduğu anlamına gelmiyor. Ki Türk futbolcular, Avrupalılar’dan daha yetenekliler. Sanıyorum ki kültürel bir fark var arada. Türk futbolcular daha çabuk bozuluyor. Basın, 2-3 maç iyi oynayınca onları star yapıyor. Bu nedenle çok çabuk şımarıyorlar. Kötü oynadıklarında ise bir yere kahve içmeye bile gitseler eleştiriliyorlar. Bu baskı sonucunda da yanlış hareketler yapabiliyorlar. Oysa Avrupa’da futbolcuya, değil 2-3 maç, 1-2 sezon bile iyi oynasa “normal” bir futbolcu olarak bakılıyor. Basın da bu kadar baskı yapmıyor. Rahat bırakıyorlar ve futbolcu da kendi işini yapmaya çalışıyor.
Hakemlerle ilişkinde de oldukça profesyonel ve örnek gösterilecek bir futbolcusun...
Tersi bir duruma benim karakterim müsait değil. Bazı pozisyonlarda hakem haksız kararlar verebiliyor ama ben yine de saygı gösteriyorum. Zaten düdüğü çalmış ya da çalmamış. Hiçbir şeyi değiştiremiyorsun. Tabii ki bazı futbolcular diğer pozisyonlarda dikkatli olsun diye baskı yapıyorlar ama benim öyle bir huyum yok. Önüme bakmayı tercih ediyorum.
Genellikle gol atan ya da orta sahada oynayıp asist yapan futbolcular “yıldız futbolcu” olarak adlandırılır. Oysa ki senin gibi yüreğini ortaya koyan futbolcular da bana göre yıldız futbolcudur. Sonuçta önemli olan sahada parlamak. Senin yıldız futbolcu anlayışın nedir?
Her bölgede yıldız oyuncular vardır. Defansta iyi kafa topuna çıkan, rakibinden önce topa giden futbolcu da; maç kötü giderken yaptığı küçük bir hareketle golü bulan forvet oyuncusu da; orta sahada çok koşan ve rakibinin oyununu bozan futbolcu da benim için yıldızdır. Bu çağda büyük takımlardaki herkes yıldız aslında. Futbolcu olmak, takım olmak kolay değil. Bunu en iyi yapan galip gelir.
Peki senin bu kadar mücadeleye, ileri-geri çalışmaya rağmen yorulduğun oluyor mu? Tribünden hiç öyle görünmüyor da...
Bir antrenörüm vardı ve “Koşuyorsun, koşuyorsun ve bir noktaya varıyorsun. O noktada birden yorulduğunu söylüyorsun ve duruyorsun. Onun üstüne git, devam et. Ondan sonra açılacaksın” demişti. Ben de o günden beri onu yapmaya çalışıyorum. Bir yerden sonra yeniden enerji geliyor. Artık bu otomatiğe bağlanmış durumda. Maç içinde farkında olmuyorum. Maçtan sonra kondisyonerimiz Stefano istatistikleri gösterip “En çok sen koşmuşsun” diyor da öyle anlıyorum (gülüyor). Çünkü kazanmak benim ne kadar koştuğumdan daha önemli. Ona konsantre oluyorum. Bir de kazanmak için sadece koşmak da yetmez. Koşarken mücadele etmezsen ya da mücadele etmeye çalışırken koşmazsan kazanamazsın. Hatta bazen oyunu durdurmak da gerekebilir.
Tesislerde de sahada izlediğimiz Ekrem’den farklı birini görmüyoruz. Seni gözlemlediğimizde, takım arkadaşlarından diğer çalışanlara kadar herkese arkadaş gibi davrandığını görüyoruz...
Ben insanları seven biriyim. Zengin ya da yoksul olması benim için fark etmez. Hatta yoksul insanlara daha saygılı olmaya çalışıyorum. Bu demek değil ki zenginlere kötü davranalım ama yoksul insan daha çok şefkati hak ediyor. Ben de yokluk çektiğim için onun ne yaşadığını çok iyi biliyorum. İçimde böyle bir sevgi var. Yeter ki iyi insan olsun. Yoksa başkanmış, başbakanmış, çiftçiymiş, benim için fark etmez. Saygı anlayışı değişmez bende. Benden yaşlıysa da, küçükse de saygı gösteririm. Kimseye kötü niyetle davranmam, bu sebeple kimse arkamdan kötü konuşmaz. Bence her insan da böyle olmalı. Birbirimizi sevmemiz lazım.
Geçen sezona dönersek; çifte şampiyonluğu tatmış futbolculardan birisin ve bu başarıdaki katkın tartışılmaz. Bu konuda neler söyleyebilirsin?
Geçen sezon gerçekten çok güzeldi. İlk geldiğimde inanmıştım iyi şeyler olacağına. “Burada bir şeyler olacak ama nedir?” diye düşünüyordum. Takımın havasından belliydi. Geriye düşmüştük ama herkes benim gibi inançlıydı ve sonunda hedeflediğimiz iki kupaya da ulaştık. Gerçekten hak ettik. Geçen sezonu kolay kolay unutamam.
Bir de sen sezonun ikinci yarısının tamamında omzunda bandajla oynadın...
Evet... Omzum her maçta çıkıyordu. Bazen acımıyordu ama bazen çok acıyordu. O yüzden bandaj yapıyorduk. Sezon bitti, kutlamalar başladı. Statta kupayı kaldırdıktan sonra hep beraber dışarı eğlenmeye çıktık. Maalesef ertesi sabah ameliyatım olduğu için gece 03.00 gibi arkadaşlarımdan özür dileyip eve dönmek zorunda kaldım. Benim gece hayatım yoktur ama o gece sabaha kadar takılabilirdim arkadaşlarımla. Kısmet olmadı. Ertesi sabah 08.00’de kan aldılar, narkoz verdiler. Baktım, gidiyorum (gülüyor). Hayatımda ilk defa ameliyat oldum. Narkozdan kalkarken “Ne oldu... Şampiyonluk… Kupa nerede?.. Aaa ameliyat masasındayım” diye sayıkladım. Bu arada doktorumuz Şenol Akman çok müthiş bir iş yaptı. Ona çok güvendim, o da beni mahcup etmedi. Şu anda kolum çok sağlam. Sanıyorum ki bir daha sorun yaşamayacağım. Çok teşekkür ediyorum ona.
Sezonun başından sonuna kadar takım içinde yaşayan biri olarak sence çifte kupaya uzanmamızdaki etkenler nelerdi?
Mustafa Hoca geldiğinde bütün tecrübesiyle olaya hakim oldu. Onun konuşma tarzı ve takıma inanması bizi de inandırdı. Her şey birbirine bağlıydı. Şampiyon olmamızın yolunu gösterdi, bizi inandırdı ve ardından bir bir söylediği gibi gerçekleşti her şey. Türkiye Kupası sonuçta tek maç üzerinden oynandı, kaybedebilirdik. Ama o gece de çok inandık kazanacağımıza. Bir kere daha inancın ne kadar önemli olduğunu gördük. Geçen sezon taşlar yerine oturdu, hepimiz bir bütündük.
İnönü Stadı’ndaki şampiyonluk kutlamalarında adın okunduktan sonra sahaya çıkar çıkmaz taraftarlarla kucaklaştın. O andaki hislerin nelerdi?
Onlar bana çok destek oldular. Belki kötü maçlar da oynadım ama hiç tepki göstermediler. İlk geldiğim zamanlarda bazı kişiler “1-2 maç kötü oynarsan taraftarlar da seni istemez” dedi ama ben hiç böyle bir şey görmedim. Gurur duyuyorum onların önünde oynamaktan. Kutlamaların olduğu geceye gelince... Sanıyorum ki sezon boyunca içimde biriken stres ve heyecanı ortaya çıkarmak o geceye kaldı. Bilinçli bir şekilde gitmedim yanlarına. İçimden öyle geldi. “Bu başarı için biz de uğraştık, siz de hep yanımızdaydınız” duygusunu anlatmaya çalıştım onlara.
Senin takım içindeki yerini sağlamlaştırmanda Mustafa Denizli’nin de etkisi çok büyük. Onun senin futboluna kattıkları hakkında neler söyleyebilirsin?
Hoca gelmeden önce nasıl biri olduğunu bilmiyordum. Futbolu bırakalım, insan olarak çok iyi biri. Ondan çok şey öğrendik ve öğrenmeye devam ediyoruz. Sadece futbolla ilgili değil hayatla ilgili de... Birçok şeyi aşmış. Futbola gelirsek; Türkiye’nin onun gibi kaç tane hocası var ki?.. Bana verdiği destek için de kendisine teşekkür ediyorum. Bendeki mahcup etmeme, teşekkür etme hırsını görmüş olmalı ki oynatıyor. Kimse inanmazken sıfırdan şans verdi bana. Tabii ki bana torpil yapmıyor oynatırken. Her arkadaşımıza şans veriyor. Kim hak ediyorsa onu oynatmaya çalışıyor.
Sakatlıktan çıktıktan sonra yeni sezonda yine formayı hemen kaptın. Peki sakatlık sürecinde bir daha onu geri alamama korkun var mıydı?
Başından sakatlık geçen her futbolcu biliyordur benim o dönemde ne yaşadığımı. Çünkü biliyoruz ki hiçbir futbolcunun yeri garanti değildir. Örneğin beni sağ bek olarak düşünürsek, o bölgeye bir sürü transfer yapıldı. Erhan Güven, İbrahim Kaş, Rıdvan Şimşek... İbrahim Toraman da orada oynayabilir. Tabii ki bunlar aklıma geldi. Ama tam da bu sebepten kafamda o konulara fazla girmek istemedim. Çünkü o benim performansımı kötü etkileyecekti. Bunun yerine tekrar formayı kapmak için çok çalıştım.
Hazır konu oynatıldığın pozisyonlara gelmişken; bu sene neredeyse yedi farklı bölgede oynadın. Bu eleştirilen bir konu ama aslında önceki takımlarında da bu bölgelerde oynamıştın, santrfor da dahil olmak üzere...
Evet... Sol açık, sağ açık, sol bek, sağ bek, orta saha, santrfor... Benim için yeni bölgeler değil bunlar. O pozisyonlarda nasıl davranacağımı biliyorum ve nerede oynuyorsam onun gereklerini yerine getirmeye çalışıyorum.
Hangisinde daha iyi olduğunu düşünüyorsun?
Onunla ilgili net bir şey söyleyemem. Diyelim ki bir maçta sağ bekte görev verildi, ben önce orada oynamak istemedim ama müthiş bir performans gösterdim. İşte orası benim için en iyi yerdir. Bunu diğer mevkiler için de düşünebiliriz. Sonuçta nerede iyi oynarsam orası benim için iyidir. “Keşke şurada oynasaydım” gibi şeyler hiç düşünmüyorum.
Peki bu değişiklikler seni mantalite olarak yormuyor mu?
Bir maça başlarken bir önceki maçta nerede oynadığımı düşünmüyorum ki. O anda ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyorum. Zaten sol bek ile sol açığın, sağ bek ile sağ açığın çok da farkı yok birbirinden. Birinde daha defansif birinde daha ofansif oynuyorsunuz o kadar. Yoksa aynı çizgiyi kullanıyorsunuz.
Hocanın sana bu kadar güvenmesi neler hissettiriyor?
O bana güvendikçe ben de kendime güveniyorum. Onun gibi büyük bir hoca bende bir şeyler gördüyse bir bildiği vardır diye düşünüyorum ve bu bana ayrı bir motivasyon sağlıyor. Bunu düşünürken tabii ki daha çok asist yapmam, gol atmam gerektiğini biliyorum.
Bu sezon başında takım, oynadığı futbol ve yaşadığı gol sıkıntısı nedeniyle çok eleştirildi. Atılan gollerin sahipleri de hep farklı futbolcular. Bunun sebepleri neydi sence?
Forvet oyuncuları bu sene fazla gol atamadı ama görüyoruz ki gol atmak sadece forvet oyuncularına düşmüyor. Sol/sağ bek de atar, orta saha oyuncusu da atar, defanstaki adam da atar. Hatta penaltı olsa Rüştü Abi ya da Hakan da atabilir. Yeter ki atalım ve kazanalım. Mesela gol atan oyunculara sorsanız “Bugün iki gol attın. Neler diyeceksin?” diye, tabii ki seviniyordur ama “Önemli olan galip gelmek” diyecektir. Ben biliyorum ki onu içten söylüyor. Bizim forvetlerimiz de gelecek maçlarda çok gol atacaklar çünkü doldular artık (gülüyor).
Şimdi ise daha iyi bir futbol oynadığımız aşikar. Takım içinde bunları aşmak için neler yaptınız?
Evet, aldığımız bazı başarısız sonuçlar vardı ama çok kötü oynamıyorduk ki. Lütfen bırakalım bunları. Bu kadar puan toplamışız, söyledikleri kadar kötü olsaydık nasıl toplardık o puanları?.. Tamam, bazı maçlarda şansımızla kazandık ama bazı maçlarda da şanssızlığımızla kaybettik. Zaten en az gol yiyen ekip biziz. Bu da bir gösterge. Demek ki bir şeyleri de doğru yapıyoruz. Böyle yorum yapan insanlar şimdi yine geçen seneki gibi davranıyor. Geçen sene de geriye düşünce sezonu kapattığımızı söylemişlerdi ama şampiyon olduk. Geçen sezon da iyi gitmeye başlayınca çark ettiler, yine ediyorlar. Biz kaliteli, büyük bir takımız ve kazanmayı biliyoruz. Geçen seneki gibi kendimize inanıyoruz.
O zaman şampiyonluğa sonuna kadar inanıyorsun...
Tabii ki inanıyorum. Geçen sezon iyi olan bazı arkadaşlarımız takımdan gitti. Üzüldüm ama bunlar futbolda olan şeyler. Şimdi kendi takımlarında iyi oynadıklarında seviniyorum, arayıp tebrik ediyorum. Ancak kimse bizim kan kaybettiğimizi düşünmesin. Giden arkadaşlarımızın yerine yine çok kaliteli isimler transfer ettik. Ben aynı geçen seneki gibi ümitliyim. Ligin başında daha iyi sonuçlar alsaydık bunu herkes görecekti ama ilerleyen zamanlarda mutlaka göreceğiz.
Gelelim Eskişehirspor maçında attığın kritik gole... Top ağlarla buluşmadan önceki gülüşün hepimizi mutlu etmişti ve o sevinç şeklin bizi daha da coşturdu. Ama yine her zamanki gibi o hareketin nedeniyle sarı kart görmen gerektiğini söyleyenler de çıktı...
Bazı şeyleri bilmeden konuşuyorlar. 5. dakikada bir pozisyon yakaladım ve şut çektim. Kesin gol olacağını düşündüm ama kaleci İvesa golü sağ ayağıyla engelledi. Ölüyordum o anda. İçim dolmaya başladı. Maç boyunca “Niye gol atamıyoruz? Hadi oğlum koş, depar at” diye içimden geçiriyordum. Topu kaybediyordum geri almak için deli gibi çabalıyordum. Sonra Erhan kafayla ileri doğru bir pas attı. Yine içimden “Hadi oraya depar atayım. Belki top önümde kalır” diye düşündüm. Nitekim oraya koşmasaydım öyle bir pozisyon yaşanmazdı. Baktım top ayağımdayken kaleci de geliyor. Vuracak gibi yaptım ama ayağım değmedi. Kaleci de dokunamayınca önümde kaldı ve baktım ki arkada kimse yok. 5. dakikada atamadığım gol içime çok oturduğu için onun rahatlamasıydı o sevinç. Tamam, sevinmeye başladıktan sonra ayağım takılsaydı ağzımın üstüne düşebilirdim ve o zaman herkes gülebilirdi (gülüyor).
Taraftarlarımızın senin için söyledikleri “Aslı’yı böyle sevmedi Kerem. Seviyoruz seni Dağ gibi Ekrem” tezahüratıyla ilgili neler söylemek istersin?
Taraftarlarımızın beni böyle çağırması benim için inanılmaz moral oluyor. Özellikle “Seni seviyoruz” demeleri... Bundandır zaten her şeyimi ortaya koymam. Onların sevgisine bu şekilde karşılık vermeye çalışıyorum. Onlar başarımızın önemli bir parçası. Oturması gereken taşların en önemlilerinden. Geçen sezon şampiyonluğa yaklaştığımızda söylemeye başladılar o tezahüratı. Stattaki kutlamalarda da söylediler. Gece yattığımda ameliyata kadar hep onları duyuyordum kafamın içinde.
Özel hayatında futbolla nasıl bir ilişkin var?
Çok seviyorum futbolu. Boş zamanlarımda yasak olmasa arkadaşlarımla halı saha maçı bile yaparım. Onun yerine Erkan, Uğur, Korcan ve arada sırada Serdar’la beraber Play Statiton oynuyoruz. Futbol benim için sadece para değil. Gerçekten sevmesem bu kadar baskıyı kaldırmayı göze almazdım.
Futboldan başka nelerden keyif alıyorsun?
Çocuklarım işte... Selina Selma ve Dina Dilara. Biri dört, diğer altı yaşında. Onları anlatmak seneler sürer. Birbirimize çok düşkünüz. Örneğin parka gitmek için yürürken bir ağaç görüp onu seviyorlarsa, o ağaç benim için çok özel oluyor. Ya da başka bir şey görüp gülüşmeye başlıyorlarsa ben de çocuk gibi olup onlarla gülüyorum. Böyle geçiyor hayatım.
Kızlar babaya ayrı bir düşkün olur zaten...
İnanılmaz düşkünler. Özellikle küçük olan kamplar nedeniyle beni 10 gün göremedikten sonra kapıdan girdiğimde “Baba, baba” diye ağlamaya başlıyor. Hemen sarılıp o süre içinde neler yaptığını anlatmaya çalışıyor. Sürekli peşimde. Lavaboya bile gitsem, bir yere kaçmayayım diye kapıda bekçi gibi beni bekliyor. Eskişehirspor’a attığım golü görmüş. Yanına gidince “Baba gol, baba gol” demeye başladı. Biraz daha büyük olsalardı stada da gelirlerdi ama maçlar bittiği saatte onlar çoktan uyumuş oluyorlar. Ama bazen kamplarda onları yanıma alıp beraber uyuyorum.
Türkçe öğrendiler mi peki?
Evet, öğrendiler. Biri 1. sınıfa diğeri anaokuluna gidiyor. Özellikle büyüğü çok güzel Türkçe konuşuyor. Eşim konuşmakta zorlandığı için eve telefon ettiklerinde ona veriyor. O da annesine tercüme ediyor. Tabii zorlanıyorlar çünkü evde Türkçe, İngilizce, Almanca, Arapça karışık konuşuluyor. Bazen büyük kızım Türkçe-Almanca karışık konuşuyor. Allah’tan anlıyoruz (gülüyor).
Eşinin futbola ilgisi var mı?
Hiç anlamıyor. Sadece gol attığım zaman “İyi oynamışsın” diyor. Halbuki alakası yok (gülüyor).
Teşekkür ederiz...
Röportaj: Senem Gülkar
Fotoğraflar: Rahman Sağıroğlu
