‘Beşiktaş’a Tutkuyla Bağlıyım’
Öncelikle sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?
1964 yılında Adana’da doğdum. İlk, orta ve lise öğrenimimi Adana’da yaptım. Daha sonra Amerika’da California State University İşletme Fakültesi Pazarlama ve Uluslararası İş İdaresi bölümünde eğitimimi tamamladım. Kısa bir süreliğine Adana’ya döndüm ve 1986 yılında iş hayatına girerek, Exsa’da çalıştım. Askerliğimi yaptıktan sonra da Çimsa’da, ardından da sırayla o zamanki adıyla Akçimento Pazarlama Koordinatörü ve İdari İşler Genel Müdür Yardımcısı, Sabancı Holding Çimento Grubu’nda Ticari İşler Bölüm Başkanı, Betonsa’da Genel Müdür ve Sabancı Holding’de Çimento Grubu’nda Grup Direktörü olarak çalıştım. 2001’de Sabancı Holding Çimento Grubu Başkanı olarak atandım. Aynı zamanda Türkiye Çimento Müstahsilleri Birliği Yönetim Kurulu Başkan Vekili’yim, Yürütme Kurulu Başkanı ve Lobby Komitesi Üyesi’yim, Oysa Niğde, Akçansa ve Çimsa Yönetim Kurulu Başkanı’yım, TÜSİAD üyesiyim, Yüzyıl Işıl Eğitim Vakfı Kurucu ve Mütevelli Heyeti’ndeyim, Türkiye Çimento İşverenler Sendikası’nda Yönetim Kurulu Üyesi’yim ve bildiğiniz gibi Beşiktaş’ta Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapıyorum. Sivil toplum örgütlerinde zaman zaman yer almak lazım. Tabi ki, Beşiktaş saydıklarımın hepsinden ayrı bir yerde.
Peki Beşiktaşlılığınız nereden geliyor?
Ben çocukluğumda futbolla daha doğrusu takımlarla çok ilgili birisi değildim. Aslında çok spor yapardım; lisede okulun basketbol, futbol, voleybol, yüzme takımlarında oynadım. Futbol takımındayken takımlar üzerine konuşmaya başlamıştık ama daha çok Adana’nın takımlarını konuşurduk. İki takımımız vardı; Adanaspor ve Adana Demirspor. O zaman da Fatih Hoca, Adana Demirspor’da oynuyordu. Biz de Adana Demirspor’un antrenman sahasına gider, onları seyrederdik. Beni bir gün Adana Demirspor’un Genç Takımı’na çağırdılar. Ben de antrenmanlara kaçak olarak gitmeye başladım.
Neden, aileniz mi izin vermiyordu?
Evet, izin vermiyorlardı. Kaçak olarak gidiyordum ama haliyle elbiselerim futbol oynarken kirleniyordu ve onları eve getiriyordum. Bir gün sakladım, iki gün sakladım derken kokuları takip ederek, futbol oynamaya gittiğimi anladılar. Ben de futbolu bırakmak zorunda kaldım. İşte tam bu yıllarda, bende Beşiktaş sempatisi başladı. Belli prensipleri ve karakteri olan bir kulüp olarak Beşiktaş çok hoşuma gitmeye başladı.
Siz hiç futbolcu olmayı düşündünüz mü?
Düşündüm ve istedim ama eğitim hep ön planda oldu. Sürekli sporu ailenizden kaçamak yapınca daha çok baskı hissediyorsunuz. Ben de daha fazla direnmedim ve eğitimime ağırlık verdim. Spor da hobi olarak kaldı. Daha sonra eğitim için yurt dışına gittim. Beşiktaş’ı ancak telefonlarla takip edebiliyorduk. Şimdiki gibi uydu kanalları ve internet yoktu. Lise yıllarında başlayan Beşiktaş sevgisi daha sonra bende tutkuya dönüştü. 1990 yılında İstanbul’a geldim ve İnönü Stadı’nda maçlara gitmeye başladım. Hatta maçlarda hep Şeref Tribünü’nün sol tarafında otururduk. Ben, Yıldırım Başkan, Kıvanç Başkan, Serdar Başkan ve şu anda yönetici olan birçok kişiyle beraber maçları izlerdik.
Tribündeki arkadaş grubunuzdan herkesin bir şekilde Beşiktaş’ta yöneticilik yapmış olmasını neye bağlıyorsunuz?
Bizim için güzel bir yaş dönemiydi, hepimiz 40’lı yaşların başlarındaydık. Yaşadığınız tutku, hissettiğiniz sevgi size bir süre sonra “Beşiktaş için başka neler yapabilirim?” sorusuna dönüşüyor. Arkadaşlarınızın katkılarını görüyorsunuz. Kulüp işleri bireysel olmuyor, arkadaşlık ve dostlukla başlayan bir şey. Biz de böyle düşündük ve Yıldırım Başkan ile beraber son seçimlere girdik. Bakınca Yönetim’deki her arkadaşımız Beşiktaş’a yıllarını, gönlünü vermiş kişiler. Seçimlere girdik ve kazandık. Bu sene inşallah Şampiyon da olursak, bu en büyük hediye olur. Dediğim gibi ben doğuştan Beşiktaşlı değilim ama Beşiktaş’a sonradan büyük bir tutkuyla bağlandım.
Herhalde çocuklarınız doğuştan Beşiktaşlı’dır.
Evet, iki oğlum var. Fethi 14 yaşında, Kerem ise 12 yaşında. Onları küçüklüklerinden beri maçlara getiriyorum. Onlar koyu bir Beşiktaş taraftarı. Maçlarda çok heyecanlanıyorlar, hatta her maçta tezahürat yapmak için Kapalı Tribün’e gitmek istiyorlar. Sürekli hakemlere kızıyorlar. Bu benim hoşuma gitmiyor. Biz de zaman zaman hakeme kızıyoruz ama dışarıdan bunu bir tepki olarak dile getirmeyi doğru bulmuyorum. Bana göre bu çok büyük bir haksızlık. Hakemlerle uğraşmayı Türkiye’nin bırakması lazım.
Yönetici olduğunuz için sizi eleştirdikleri oluyor mu?
Eleştirmezler mi, hem de nasıl hesap soruyorlar. Bu, Yönetim’de olmanın en zor tarafı. Sanıyorum her yönetici, daha çok kendi ailelerine hesap vermek zorunda kalıyor. Çünkü ailenizdeki kişiler size kızabiliyor, aşırıya gidebiliyor. Bu zorluğu hepimiz yaşıyoruz.
Futbolcu olmak gibi bir istekleri var mı?
Çok… İkisi de alt yapımızda futbol oynadılar. Bazen benimle futbol kamplarına geliyorlar. Onlara bıraksak, her şeyi bırakıp futbolcu olacaklar. Ben de iyi futbolcu olacaklarını bilsem yönlendireceğim ama şans faktörü çok önemli. Bence futbolcunun yeteneğinden çok kafasındaki eğitim çok önemlidir. Okulla ilgili eğitimi kastetmiyorum. Doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanlarla, doğru kişi olacaksınız. Bunlar bir araya geldiği zaman Sergen oluyorsunuz.
Siz maçları izlerken genelde sakin misiniz?
Ben herhalde Yönetim’deki en sakin insanlardan biriyim. Mesela Murat Başkan çok heyecanlıdır. En heyecanlı kişi Süleyman Eren diyebilirim. Çünkü O maçları oturduğu yerde zıplayarak izliyor. Futbolun güzel tarafı bu, belirsizlik olması. Ama herhalde herkesten daha çok heyecanlanan kişi Yıldırım Başkan’dır. Gerçekten onun yükü çok ağır.
Sizi en çok heyecanlandıran maç hangisiydi?
Unutamadığım birçok maç var ama Fenerbahçe maçı hepsinin yerini aldı. O maçta Fenerbahçe’nin stadına gitmiştim. Orada mesela en heyecanlı olan bendim. Yönetim’den arkadaşlarla oturuyoruz, gol oldu ve ben ayağa kalktım. Herkes bana “Otur” dedi. 3-4 olana kadar dayandım ama son golde artık dayanamadım ve ayağa kalkıp, bağırdım. Sonra herkes ayağa kalktı.
Bir de Protokol’de bütün gözler üzerinizdeyken maç izlemek zor olsa gerek…
Kesinlikle… Rahat hareket edemiyorsunuz, kalkıp tepkinizi veremiyorsunuz… Bir de Yönetim Kurulu’ndan birisi olduğunuz için tüm hareketlerinize dikkat etmek zorundasınız. O nedenle maçları evde izlerken daha rahat davranıyorum. Evde, çocuklarla da beraber izlediğim için daha heyecanlı oluyorum.
Peki, bu kadar yoğun olmanızdan aileniz şikayetçi mi?
Aslında çok zor bir soru bu… İşlerim çok yoğun, başka birlik ve derneklerde de görevim var. Çok yere zaman ayırmam gerekiyor. Ailem, tutkuyla bağlı olduğum Beşiktaş’taki görevim için bana tolerans tanıyor. İşin doğrusu Beşiktaş’a zaman ayırmaya çalışıyorum. Gönül ister ki, bu zaman daha çok olsun. Zaten kulüplerde herkes her şeye aynı zamanı ayıramaz. Zaman ayırması gereken 5-6 kişi vardır. Ama olmam gerektiği her yerde oluyorum. Özellikle Beşiktaş dediniz mi, haftasonları gece-gündüz benim için fark etmiyor. Şunu da söylemeliyim, Yönetim’deki her arkadaşımızda amatör bir ruh var ve bu nedenle herkes birbirinin görevine talip olabiliyor.
Sadece taraftar olmakla, Yönetim’de yer alan bir taraftar olmak arasında nasıl farklar olduğunu düşünüyorsunuz?
Her ikisi de gerçekten çok farklı. Gördüğünüzle, yaptığınız çok farklı şeyler… Belki iki taraf da fiziksel olarak futbolcuları görüyor ama aslında ikimiz de farklı şeylere bakıyoruz. Yönetim’in ne büyük emekler sarf ederek kulübü ayakta tutmaya çalıştığını, transfer dönemlerinde neler çekildiğini, ödemelerin nasıl yapıldığını görüyorsunuz. Taraftar, teknik direktör, futbolcular, yönetim arasındaki koordinasyonu yakalamak o kadar zor ki… Sadece taraftar olduğunuz zaman ise yüksekten atmak bir o kadar kolay… Ailton’u, Kleberson’u getirmişsiniz… Takımda birbirinden iyi oyuncular var… İnönü Stadı’nın kapasitesini büyütmüşsünüz, Akatlar Spor ve Kültür Kompleksi’ni yapmışsınız, yeni sponsorlar bulmuşsunuz, Fulya Projesi’ni başlatmışsınız, Diğer branşlarda başarılı olmuşsunuz. Bence Engelliler Şubesi Türkiye’nin en önemli değeri. Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımımız’ın şampiyon olması muhteşem bir şey. Bu hiçbir kulüpte yok.. Kimse bunları görmüyor. İşte bütün bunları içine girmeden görmüyorsunuz.
Taraftarlarımıza neler söylemek istersiniz?
Öncelikle gerçekten Beşiktaşlı olan iyi bir taraftar, takımını yalnız bırakmamalı, maçlarına gelmeli. Kombine alabiliyorsa almalı. En büyük destek budur. Özellikle İnönü Stadı’nda takımlarını sonuna kadar desteklesinler. Bunu yaparken de küfür etmesinler, centilmenliklerini kaybetmesinler. “Beşiktaşlı olmak, bir ayrıcalıktır” diyoruz. Madem bu ayrıcalığa sahibiz, onun gereklerini yerine getirmemiz gerekiyor. Tribünlerimize daha çok bayan taraftar gelsin istiyoruz. Beşiktaş’ın lisanslı ürünlerinden alsınlar. Her zaman, her şeyi alsınlar demiyorum, her taraftar bir tane ürün, bir forma alsın. Korsan ürünler kullanmasınlar.
Hem taraftar hem yönetici olarak cevaplamanızı istiyorum, sizi en çok Beşiktaş’ın hangi başarısı mutlu eder?
Hem taraftar hem yönetici olarak beni en çok Avrupa’da Şampiyon olmak mutlu eder. Türkiye’de elbette Şampiyonluk isterim ama önemli olan Avrupa’da final oynamak… Bu Kulübümüz’ün yapabileceği en büyük reklamdır.
En sevdiğiniz tezahüratımız hangisi?
Beşiktaş sen bizim her şeyimizsin… Bu tezahürat tek başına her şeyi söylüyor.
Teşekkür ederiz.
